Aslında eski Ankara İstihbarat Şube Müdürü Zeki Güven’in hikayesi 15 Temmuz’un çok öncesine dayanıyor. 1992’de polis akademisinden birincilikle mezun ol duktan sonra Ankara’da terör ve istihbarat birimlerinde çalıştı. Kritik operasyonları yönetti. Şırnak’a İl Emniyet Müdür Yardımcısı olarak gidene kadar 20 sene boyunca teşkilattaki farklı dünya ve ideolojik görüşe sahip müdürlerin emrinde ve birden fazla siyasi iktidarın döneminde görevini başarıyla sürdürdü. Hiçbir amiri, içişleri bakanı, başbakan ve cumhurbaşkanı onun başkentten ayrılmasını istemedi. Zira işkolik derecesinde çalışması, vatanına milletine gönülden bağlılığı, alanındaki uzmanlığı onu vazgeçilmez yapıyordu. Onunla birlikte çalışanlar temposuna ayak uydurmakta zorlanıyordu. Yanındakilere izin verir, çoğu gece odasında sabahlardı. Ağır çalışma şartlarına rağmen mesleğine aşıktı. Tekrar dünyaya gelse yine polis olmak isteyeceğini söylüyordu. Sorumluluk bilinci o kadar yüksekti ki Ankara’da olaysız geçen her güne şükrediyordu. Evine geldiğinde “Elhamdülillah bugün de bomba patlamadı” duasını dilinden düşürmezdi. Sayısız kere takdir ve taltifle ödüllendirildi.

 

TERÖR ÖRGÜTLERİNİN AÇIK HEDEFİ HALİNE GETİRİLDİ

2013’te Toplum Destekli Polislik Şube Müdürlüğü’nün Şırnak’ta bölge halkına sunduğu hizmetler birincilikle ödüllendirilmiş, ödülü sorumlu emniyet müdür yardımcısı olarak bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den almıştı. 2014’ten itibaren de açığa alınıp silahına ve kimliğine el konuldu. Şırnak gibi bir yerde terör örgütlerine karşı savunmasız ve açık hedef haline getirildi. Hukuka aykırı bu karar İdare Mahkemesi’nden döndü ve Eylül 2014’te Bolu Emniyet Müdür Yardımcısı olarak çalışmaya başlamıştı ki bu defa da meslekten ihraç edildi. Bu dönemde hakkında haksız hukuksuz usulsüz alakasız birçok konuda davalar açılmaya başlandı. Ne ilginçtir ki adli soruşturmalara da zemin hazırlayan idari soruşturmalar, daha evvel ‘Telekulak Skandalı’ dosyasında da adı geçen ve bu yüzden yargılandığı dosyada Zeki Güven’in aleyhine tanıklık etmesi nedeniyle aralarında husumet bulunan Lütfullah Uğur Pekcan tarafından yürütüldü. Bu konuya ilişkin soruşturma ve yargılama esnasındaki itirazları hiçbir şekilde kabul görmedi. 2015 Şubat ayında hakkında gözaltı kararı çıkarıldı. Savcılık ifadesi ve sorgudan sonra serbest kaldı. Kapalı sistem sulh ceza hakimlikleri, haksız tutuklamaları kolaylaştırmak için o tarihlerde kurulmuştu. Fakat hukuk tanımazlık henüz günümüzdeki kadar yaygın değildi. Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın uçakta yaptığı yargıya mesaj gönderen demecinin ardından savcılık alelacele yakalama emri çıkarttı. Adil yargılanmasının bu saatten sonra mümkün olmayacağını görmesi üzerine teslim olmamayı seçti. Yakın tarihlerde vefat eden emekli Polis babasının cenazesine haberi olmadığı için katılamadı. Baba ocağı ile birlikte mahalledeki dört ev, Kur’an-ı Kerim okunurken polisler tarafından basıldı. Buzdolabının içinde, mutfaktaki çekmecelerde Zeki Güven arandı. Cenaze töreni, polisin ablukası, taciz ve tahriki altında gerçekleştirildi.

15 Temmuz 2016’da hâkime eşi Sevda için de yakalama kararı verilmesinin ardından Sevda Güven, bu zorlu süreçte kendisine eşlik etti. Başlarına geleceklerden endişelendikleri için Eskişehir’de gözaltına alındıkları 22 Mayıs 2018 tarihine kadar teslim olmadılar. Ailesi, Eskişehir’de ‘saklandıkları’ yönündeki ifadeleri ise asla kabul etmiyor. Her zaman hayatın içinde olduklarını, kızları Zehra ile sürekli görüştüklerini, çocukların psikolojileri daha fazla bozulmasın düşüncesiyle sık sık bir araya geldiklerini söylüyorlar.

 

SİNCAN CEZAEVİ’NDEN ÇIKARILIP GERİ BIRAKILMIŞ

Zeki Güven, 28 Şubat 2015’te son attığı Tweet’te ‘Dün mesleğimiz, bugün özgürlüğümüz elimizden alındı, geriye bir tek canımız kaldı’ yazmıştı. Maalesef o can da çok görüldü. Gözaltına alınmasının 40. gününde Ankara Sincan Cezaevi’ndeki hücresinde ‘kalp krizi’ sebebiyle ölü bulundu. Açıkçası bilinen tek sağlık sorunu yüksek tansiyondu. Sigara içmez, sağlığına dikkat ederdi. Gözaltı ve tutuklanma sürecindeki basına da yansıyan hal ve ifadesinden de bu durum gayet iyi anlaşılıyordu. Sincan’daki günlerinde ne gibi haksız, hukuksuz muamelelere maruz kaldığı gizemini koruyor. Yalnız cezaevinden emniyet görevlilerince çıkarıldığı ve sonrasında cezaevinde tek kişilik hücresinde şüpheli şekilde ölü bulunduğu iddia ediliyor.

Çocukları babalarının öldüğünü ertesi gün yapılacak açık görüş için yola çıktıklarında basından öğrendi. Babalarını görmeyi ümit ederken adli tıp ve cenaze işlemleri ile uğraşmak zorunda kaldılar. Eşi, elleri kelepçeli halde uzun süren çileli bir yolculuktan sonra Samsun Cezaevi’nden gelerek polis ve jandarma ablukasında cenazesine katılabildi. Fakat eşinin mezarına yaklaşmasına dahi izin verilmedi.

Sincan Cezaevi’nden Samsun’da tutuklu bulunan eşine yazdığı mektupta yemeklerini yıkamadan yemediğini (yüksek tuz oranından dolayı), tansiyon ilaçlarının ve gözlüklerinin verilmediğini söylediği belirtiliyor. Zaten hücresinde kalp krizinden hayatını kaybettiği iddialarına da hiç kimse inanmıyor. Üstelik ‘azılı teröristler, tehlikeli sanıklar’ listesine alındığı için Sincan’da bahçe izni günde bir saate düşürülmüş, televizyon hakkı da elinden alınmış. Bebek katili ve hükümlü Abdullah Öcalan 5 kişi ile birlikte kalıp, istediği gibi TV seyredebilirken, yıllarca terör örgütleriyle mücadele eden, üstelik hükümlü bile olmayan Güven alenen suçlu ilan edilmiş. Malum medya tarafından ‘Cemaatin altın çocuğu’ ve ‘karakutu’ diyerek sürekli hedef gösterilen Güven hakkında, eski emniyet müdürlerinden Hanefi Avcı da ‘iyi sorgulanır ve konuşursa çok şey açığa çıkar’ sözlerini kullanmıştı. Bu ifadeler tabii ki bir yerlere mesaj şeklinde algılandı. Ayrıca eski emniyetçiler “Örgüt içi infaz olabilir” yorumunda bulunurken bir nevi bu ölümün normal olmadığı da doğrulandı. Geçirdiği öne sürülen kalp krizi esnasında müdahalede bulunulmadığı, ihmali olanlar için soruşturma açılmadığı, ilaçlarının geç temin edildiği, uzun süre diyet yemeği verilmediği yönündeki iddiaları inceleyen Anayasa Mahkemesi ise hak ihlali ya da şüpheli bir durum görmedi.

 

BAYKAL’IN KASET OLAYINDA ADI BİLE GEÇMİYOR

Zeki Güven denilince malum çevreler hemen eski CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın kaset kumpasında adını geçiriyor. Fakat bir gerçek var ki Baykal’ın uygunsuz görüntülerinin olduğu kaset olayında Zeki Güven’e ilişkin en ufak suç isnadı yok. Çok sanıklı birden fazla usulsüz dinleme iddiası dosyası tek dosya altında birleştirildiğinden, bu torba davanın sanıkları ile birlikte aynı dosyada yargılandı. Dolayısıyla kaset olayında Güven’in ismi hiçbir yerde yok. Ona ilişkin bir isnat ve iddia da yok.

Onca iftiraya, saçma sapan suçlamalara rağmen 3 Temmuz 2018’de memleketi Bilecik’in Yenipazar İlçesinde kalabalık bir cemaat son yolculuğuna uğurlamıştı Güven’i. Hemşehrileri, akrabaları, dostları sahip çıktı, Yenipazar’ın sosyal medya mecralarında yüzlerce güzel veda mesajı paylaşıldı. 48 yaşında, geride gözü yaşlı hâkime eşi Sevda ve Tıp Fakültesi öğrencisi Ahmet ile Zehra Reyyan isminde iki yetim bırakan Zeki Güven, ölümünden 40 gün önce Eskişehir’de yakalandığı gün, teşhir etmek amaçlı medyaya yansıtılan elleri kelepçeli görüntülerdeki mütebessim çehresiyle hatırlanacak. Kalbinin güzelliği yüzüne yansımıştı. Çocukla çocuk, büyükle büyük olurdu Zeki Güven. Yüzünde hep yardımsever, babacan bir ifade vardı. Hatta yakınları onu anlatırken “gülmediği tek zaman namaz kıldığı anlardı” der. Silah taşımaz, karıncayı dahi incitmezdi. Bulduğu her boş vakti çocuklarıyla geçiren Zeki Güven’in, böyle zamanlardan birinde çok sevdiği kızı Zehra’ya yazdığı akrostiş, hapiste kullandığı seccade ve tespihi ile yakalandığında üzerinde bulunan tişörtü vefatının 3. yılında Tenkil Müzesi’nde zulmün sembollerinden biri olarak sergilenmeye başladı.

 

 

Tenkil Müzesi Enstalasyon Eşyaları ve Diğer Fotoğraflar